İktidarı Talep Etmek mi, İnşa Etmek mi?
Siyasi iktidar, doğası gereği talep edilen bir meta değil, aktif olarak inşa edilen ve iktisap edilen bir ilişkiler bütünüdür.
07/06/2026 04:38 | Son Güncelleme : 16/09/2026 19:54 | Okunma Sayısı : 268 | İlhami Işık
Mevcut siyasal düzende muhalefetin sıklıkla düştüğü temel yanılgı, iktidarı pasif bir biçimde “beklemek” veya “istemek” üzerinden konumlandırmasıdır.
Bu yaklaşım, egemen güçlerin muhalefeti seçim döngülerine hapsederek kontrol altında tutma stratejisiyle örtüşmekte ve yapısal bir etkisizliğe yol açmaktadır.
Gerçek bir dönüştürücü siyaset ise, iktidarın toplumsal alanın her katmanında — sokakta, mahallede, emek sürecinde ve kolektif bilinçte — sürekli yeniden üretildiğini kabul etmekle başlar.
Kurumsal siyasetin sınırları, dört-beş yıllık seçim takvimlerine endekslenmiş bir muhalefet pratiğiyle belirgin hâle gelmektedir.
Meclis kürsülerinde yapılan konuşmalar, kapalı kapılar ardındaki istişareler ve aynı dar aktör kadrosuyla tekrarlanan ritüeller, egemen iktidar blokunun arzuladığı “kontrollü muhalefet” modelini üretir.
Bu model, toplumun enerjisini seçim dönemlerine kanalize ederek öfkeyi soğurmakta, direniş potansiyelini törpülemekte ve nihayetinde statükonun yeniden meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.
Oysa Gramsci’nin “pasif devrim” kavramıyla eleştirdiği bu durumun alternatifi, koşulların olgunlaşmasını pasif bir biçimde beklemek değil, bizzat koşulları olgunlaştırma iradesini siyasetin merkezine yerleştirmektir.
Siyaseti “hayatın içinde” konumlandırmak, teorik bir tercih olmanın ötesinde ontolojik bir zorunluluktur.
Gerçek iktidar mücadelesi, toplumsal dokunun en ince damarlarında — işçi servislerinde, mahalle kahvehanelerinde, pazar yerlerinde, eğitim kurumlarında ve dijital olmayan kamusal alanlarda — varlık gösterir.
Her türlü haksızlığa, adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı anında örgütlü tepki üretmek, yalnızca reaktif bir tutum değil, aynı zamanda hegemonya inşasının proaktif yöntemidir.
Bu yaklaşım, Antonio Gramsci’nin “organik entelektüel” ve “hegemonya” kavramlarıyla, Michel Foucault’nun iktidarın mikro-fizik boyutuyla ve Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” analiziyle paralellik arz eder.
İktidar, boş bir alanda durmaz; toplumsal ilişkilerin her anında yeniden üretilir.
Dolayısıyla muhalefetin görevi, bu üretim süreçlerine müdahil olmak ve alternatif bir hegemonya bloğu oluşturmaktır.
“Şiddet dışında her yol ve yöntem hem yasal hem de meşrudur” ilkesi, bu bağlamda kritik bir sınır çizgisini ifade eder.
Yasallık çerçevesi içinde kalan yaratıcı örgütlenme biçimleri, eğitim pratikleri, dayanışma ağları, kolektif anlatılar ve kamusal farkındalık kampanyaları hem hukuki meşruiyete hem de ahlaki üstünlüğe sahiptir.
Bu yöntemler, sosyal medyanın yüzeysel mobilizasyonundan öte, yüz yüze, kapı kapı, mahalle mahalle yürütülen örgütlenmeyle kalıcı bir toplumsal taban oluşturmanın vazgeçilmez koşuludur.
Amaç, yalnızca oy talebinde bulunmak değil; bireylerin korku, umut ve aidiyet duygularına hitap ederek kolektif bir irade inşa etmektir.
Tarihsel deneyim, büyük toplumsal dönüşümlerin hiçbir zaman yalnızca seçim sandığından doğmadığını göstermektedir.
Halk hareketleri, tabandan yükselen direnişler ve mahallelerde filizlenen alternatif kurumlar önce toplumsal hegemonyayı kurmakta, ardından kurumsal meşruiyeti iktisap etmektedir.
Günümüz muhalefetinin temel zaafı ise “elitist tartışma kulüpleri”ne hapsolması ve sokağın, mahallenin dinamiklerinden kopmasıdır.
Bu kopuş, muhalefeti kronik bir etkisizliğe mahkûm etmekte ve iktidar boşluğunu ya mevcut blokun ya da apolitik umutsuzluğun doldurmasına yol açmaktadır.
Koşulları olgunlaştırma sanatı, bu nedenle bir siyaset tarzı olarak sistematikleştirilmelidir.
Bu, sürekli seferberlik, örgütsel öğrenme, yenilgilerden ders çıkarma ve somut kazanımlar üretme kapasitesini gerektirir.
Sandığı küçümsemek ne kadar hatalıysa, sandığı tek meşru araç hâline getirmek de o kadar yanıltıcıdır.
En etkin strateji, sokak ile sandığı, mahalle ile meclisi, toplumsal hegemonya ile kurumsal iktidarı diyalektik bir bütün içinde harmanlayabilmektir.
Aksi takdirde, “iktidarı almak” performansı, alındıktan sonra aynı yapısal sorunları yeniden üretmekten öteye gidemez.
Sonuç olarak, dönüştürücü bir siyasi pratik yalnızca iktidarı iktisap etmeye değil, o iktidarı taşıyabilecek bir toplumsal bilinç, kadro ve kurumlaşma düzeyini de eş zamanlı olarak inşa etmeye odaklanmalıdır.
“Kendi mahallemin mültecisi” perspektifinden bakıldığında, değişim yukarıdan değil; aşağıdan, sokaktan, emek alanından ve gündelik hayatın içinden yükselir.
Bu uzun soluklu mücadele hem zahmetli hem de zorunludur.
Zira alternatif hegemonya inşası, tek bir seçim zaferiyle değil, toplumsal dokunun her hücresinde sürdürülen sabırlı ve kararlı bir çalışmayla mümkün hâle gelecektir.
İktidar istenmez; toplumsal pratik içinde adım adım alınır, meşrulaştırılır ve dönüştürücü bir güce dönüştürülür.Bu hâliyle metnin içeriğine dokunulmadan yalnızca imla, noktalama ve yazım hataları giderilmiş, yayıma daha uygun bir forma kavuşturulmuştur.
Bunlar da ilginizi çekebilir
Türkiye'nin üçünü çeyrek büyümesi için beklentiler belli oldu
TÜİK'in 30 Kasım perşembe günü açıklayacağı üçüncü çeyrek büyüme verisi öncesinde tahminler açıklandı.
2 yıl önceEkonomi alanında düzenlemeler içeren 80 maddelik kanun teklifi görüşmeleri başladı
Ekonomi alanında düzenlemeler içeren Bazı Kanun ve Kanun Hükmündeki Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'na geldi.
2 yıl önceKamu görevlilerine yapılan fazla ödemenin tahsilatının esasları belli oldu
Kamu görevlilerine fazla ve yersiz gibi nedenlerle yapılan ödemelere ilişkin takip ve tahsis işlemlerine özgü esaslar düzenlendi.
2 yıl önce