İlhami Işık - Ruhunu Arayan Siyaset
Değersizleştirilmemiş, içi boşaltılmamış ve yer yer yalan sanatına dönüştürülmüş bir siyasetin egemen olduğu bu zaman diliminde, siyasetin duruşu olan, ilkesi olan ve sahici bir karakteri olan yeni bir yapılanmaya gidebileceği konusunda hiç de iyimser değilim.
Çünkü yaşananlar, bu umudu besleyecek herhangi bir işaret taşımıyor.
Siyaset, hiç bu kadar toplumdan kopuk olmamıştı.
İnsanların gündelik hayatlarında karşılaştıkları zorluklar, acılar, umutlar ve öfkeler, siyasetin diline artık neredeyse hiç tercüme edilemiyor. Siyasetçiler, kendi yarattıkları kapalı devrelerde dönüp duruyor.
Toplumun nabzını tutmak yerine, kendi nabızlarını dinliyorlar. Sokakta, mahallede, fabrikada, tarlada yaşanan gerçeklik ile kürsülerde, ekranlarda, bildirilerde dile getirilen “gerçeklik” arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Bu mesafe, sadece iletişim sorunu değil; derin bir yabancılaşmanın, hatta kopuşun belirtisi. İnsanlar artık “siyaset bizi dinlemiyor” demiyor; “siyaset bizi görmüyor” diyor. Görmemek, duymamaktan daha ağır bir ihmal.
Siyaset hiç bu kadar para ve servet ile içli dışlı olmamıştı.
Para, siyasetin kanı hâline geldi. İktidar olmak, iktidarda kalmak, muhalefet yapmak, hepsi büyük ölçüde maddi kaynakların, sermaye ilişkilerinin, rant dağılımının etrafında şekilleniyor. Servet biriktirmekle siyaset yapmak arasındaki sınırlar bulanıklaştı.
Bir zamanlar “hizmet” diye tanımlanan siyaset, bugün “fırsat” olarak algılanıyor. Bu algı, sadece seçmenlerde değil, siyasetin içinde yer alanlarda da kökleşti. Sonuçta siyaset, kendi çıkarını koruma ve büyütme mekanizmasına dönüştü. Toplumun ortak iyisi için değil, belirli kesimlerin özel çıkarları için çalışıyor gibi görünüyor.
Bu iç içelik, siyasetin ahlaki zeminini erozyona uğrattı.
Artık “temiz siyaset” iddiası bile inandırıcılığını kaybetti.
Siyaset hiç bu kadar liyakatsız kadroların yönettiği kurumlara dönüşmemişti.
Kurumlar, liyakat yerine sadakat, yetkinlik yerine yakınlık, tecrübe yerine itaat üzerinden şekilleniyor. Bu durum, sadece yönetim kalitesini düşürmekle kalmıyor; kurumların ruhunu da çalıyor. Bir kurumun, bir devletin, bir toplumun ayakta kalabilmesi için gereken ortak akıl, ortak vicdan ve ortak sorumluluk duygusu aşınıyor.
Liyakatsizlik, sadece bireysel başarısızlıklar yaratmıyor,sistematik bir çürüme üretiyor. İnsanlar, “bu işi yapan kişi bunu hak ediyor mu?” diye sormaktan vazgeçiyor çünkü cevap genellikle “hayır” oluyor. Bu vazgeçiş, zamanla umutsuzluğa, sonra da kayıtsızlığa dönüşüyor.
Ve toplum hiç bu kadar siyasetten umudunu kesmemişti.
Bu umutsuzluk, sessiz bir isyandan daha tehlikeli. Çünkü isyan en azından bir tepki üretir; umutsuzluk ise çekilme, içe kapanma ve “ne olursa olsun” tavrını besler. İnsanlar artık “siyaset değişir” demiyor; “siyaset değişse de değişmez” diyor. Bu cümle, siyasetin en büyük yenilgisidir. Çünkü siyasetin var olma gerekçesi, değişim vaadi ve toplumsal sorunlara çözüm üretme iddiasıdır.
Bu iddiayı yitiren siyaset, artık siyaset olmaktan çıkar; sadece iktidar oyununa, rant dağıtımına ve imaj yönetimine dönüşür.
Toplumun yaşadığı hikâyeler ile siyasetin topluma sunduğu hikâyeler arasında hiç bu kadar uçurum olmamıştı.
Toplum, kendi hikâyesini yaşıyor: geçim derdi, adalet arayışı, gelecek kaygısı, onur mücadelesi.
Siyaset ise kendi hikâyesini anlatıyor: başarılar, projeler, düşmanlar, zaferler. Bu iki hikâye birbirine değmiyor.
Siyasetin anlattığı hikâye, toplumun yaşadığı gerçekliği yansıtmıyor; onu örtbas ediyor ya da çarpıtıyor. Hikâye boşluğu büyüdükçe, insanlar siyasetin anlattığına inanmayı bırakıyor. İnançsızlık ise siyasetin en büyük düşmanıdır.
Çünkü siyaset, en nihayetinde bir inanç işidir; inançsız bir toplumda siyasetin yapabileceği çok şey kalmaz.
Bu durumun tesadüfî olmadığını düşünüyorum.
Yılların birikimi, yapısal sorunlar, kültürel dönüşümler ve küresel eğilimler bir araya gelerek bu tabloyu yarattı.
Ama asıl sorun, bu tablonun düzeltilmesi için gösterilen iradenin zayıflığı.
Yeni bir yapılanma, yeni bir dil, yeni bir karakter arayışı, mevcut yapıların içinde boğulup kalıyor. Çünkü o yapılar, kendi devamlılıklarını sağlamak için tasarlanmış gibi. Değişim vaadi verenler bile, kısa sürede aynı döngünün parçası oluyor.
Siyasetin ruhunu araması, aslında kendi varlığını sorgulaması demektir.
Ruhsuz bir siyaset, sadece yönetme aracı değil; aynı zamanda toplumu yozlaştıran, umutsuzlaştıran ve yabancılaştıran bir mekanizmaya dönüşür.
Bu dönüşümün farkında olmak, ilk adımdır.
Ama farkındalık yetmez. Sahici bir duruş, ilke sahibi bir karakter ve toplumu gerçekten dinleyen bir kulak olmadan, siyaset kendi ruhunu bulamaz.
Bulamazsa da, bulamayacağını bildiğimiz bu arayış, daha uzun yıllar sürecek gibi görünüyor.
Belki de asıl mesele, siyasetin ruhunu ararken toplumun da kendi ruhunu hatırlamasıdır.
Çünkü siyaset, toplumun aynasıdır. Ayna bulanıklaştığında, yansıyan görüntü de bulanık olur..
Bu bulanıklığı gidermek, sadece siyasetçilerin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ama sorumluluk duygusu da, umut gibi, siyasetin bugünkü hâlinden beslenemiyor.
Ruhunu arayan siyaset, belki de en çok kendi kendisine sormalıdır: “Ben kimin için varım?” Bu sorunun cevabı, ne kadar samimi verilirse verilsin, bugünün koşullarında inandırıcı gelmiyor.
Gelene kadar da, bu arayışın kendisi, en büyük tanıklık olarak kalacak