Arama

Kutuplaşma Öyle Bir Zehirdir Ki

Kutuplaşma öyle bir zehirdir ki, damarlarına sızdığı anda aklı, vicdanı ve insanlığını yavaş yavaş kurutur.

19/07/2026 14:05 | Son Güncelleme : 26/10/2026 21:53 | Okunma Sayısı : 129 | İlhami Işık


Kutuplaşma Öyle Bir Zehirdir Ki

Bir virüs gibi yayılır, hücre hücre ele geçirir. Artık ne okuduğunu anlarsın, ne dinlediğini duyarsın, ne de gördüğünü görürsün. Gözlerin açık, kulakların tıkalı, zihnin kilitlidir. Sadece “biz” ve “onlar” vardır. Gerisi yalandır, tuzaktır, düşmanlıktır.

Okuyorlar ama okuduğunu anlamıyorlar. Satırların arasında dolaşıyor gözleri, kelimeler akıp gidiyor, fakat ruhlarına hiç dokunmuyor. Çünkü anlamak istemiyorlar. Anlamak, sorgulamak demektir; sorgulamak ise konforlu hapishanelerini sarsmak. O yüzden sadece başlığı okuyor, altını dolduruyorlar kendi inançlarıyla.  

Dinliyorlar ama dinlediklerini anlamak istemiyorlar. Kulakları açık, fakat kalpleri mühürlü. Karşılarındaki konuşurken içlerinden “bu benim düşmanım” diye geçiriyorlar. Sesini duyuyorlar, kelimelerini işitiyorlar, ama ruhları çoktan kapıları kapatmış. Çünkü anlamak, belki de yanıldıklarını kabul etmek demek olurdu. Onlar ise yanılmayı ölümden beter görüyor.

Görüyorlar ama kör kalıyorlar. Gözleri önünde bir gerçeklik çırpınıyor, bir insanlık dramı yaşanıyor, ama onlar o sahneye başka bir senaryo yazıyor. “Bu bizimkilerden olamaz” diyorlar. “Mutlaka bir kumpas var.” Gerçek, kendi taraflarından gelmiyorsa görmezden geliniyor; körlük tercih ediliyor, çünkü görmek acıtır.

Doğru mu, yanlış mı diye sormuyorlar artık. “Kimin söylediğine” bakıyorlar sadece. 

Aynı cümle, kendi içlerinden biri tarafından dile getirilirse ilahi bir hakikat olur; karşı taraftan çıkarsa zehirli bir yalan. 

Kişi kutsallaşmış, fikir ikinci plana atılmıştır. İnsanlar değil, putlar tartışılıyor.

Yalan kendilerinden biri tarafından söylendiğinde hemen unutma moduna geçiyorlar.

 Hafızaları seçici, vicdanları esnek. Dün savundukları yalan bugün unutuluyor, yarın yeniden savunuluyor. Ama karşı taraftan bir doğruluk kırıntısı çıksa, hemen değersizleştiriyorlar: “Ne demek istiyor ki?”, “Kimden öğrenmiş?”, “Mutlaka bir çıkarı var.” Doğruyu bile zehirliyorlar.

Birilerini linç etmek için pusuda hazır kıta bekliyorlar.

Sosyal medya meydanları, eski zamanların linç kalabalıklarına dönmüş. Bir tweet, bir söz, bir fotoğraf yeter. Hemen toplanıyorlar. Hakaret, küfür, iftira… hepsi mübah. Çünkü öfke, en kolay ve en ucuz duygudur. 

Linç etmek, kendini güçlü hissettirir. 

Utanç duygusunu çoktan yitirmişler. Yüzleri kızarmıyor, elleri titremiyor. Hakaret etmek onlar için nefes almak kadar doğal.

İtaat, yaşam biçimine dönüşmüş onlarda. Düşünmeden, sorgulamadan, itiraz etmeden. Liderleri, partileri, hocaları, influencer’ları ne derse o. Kendi akıllarını kiraya vermişler. Sorgulamayı düşmanlık ve fitne olarak okuyorlar. “Neden?” sorusu, onların dünyasında en büyük suç. 

Çünkü sorgulayan, zincirleri fark eder,fark eden ise kölelikten kurtulmaya yeltenir.

Güce tapıyorlar. Güç onlara her şeyi affettiriyor: yolsuzluğu, adaletsizliği, zulmü, yalanı… 

Güç ve servete kavuşmak için her yolu mubah görüyorlar.

 Ahlak mı?

 İlkeler mi? 

Onlar lüks. “Kazanan her şeyi alır” düsturuyla yaşıyorlar.

 Bir ilkeleri ve bir duruşları yoktur.

 Rüzgâr nereye eserse oraya savruluyorlar. Bugün birini yere çalıyor, yarın aynı kişinin ayaklarına kapanıyorlar.

Başkasının düşünceleriyle yaşıyorlar. 

Kendi beyinleri yok olmuş, başkalarının hazır fikirleriyle besleniyorlar. Televizyon ekranlarından, sosyal medya akışlarından akan zehri kana kana içiyorlar. Kendileri düşünmüyor, sadece tekrar ediyor. Papağanlaşmış bir toplumun fertleri olmuşlar.

Liyakatsızdırlar. 

Çünkü liyakat, emek ister, bilgi ister, dürüstlük ister. Onlar ise en kolay yolu seçmiş.

 Sadakat her kapıyı açıyor, her makamı veriyor. Bilgisiz, beceriksiz, vizyonsuz, ama çok sadık. 

Bu yüzden çürüyor her kurum, her yapı.

Ve en acısı.

Korkak ve acımasızdırlar. Zayıfa karşı acımasız, güçlüye karşı korkak. Arkadaş çevresinde, ekranın arkasında aslan kesiliyorlar; gerçek hayatta sesleri çıkmıyor.

 Ezikliklerini öfkeyle, korkaklıklarını zulümle örtüyorlar.

Kutuplaşma işte böyle zehirliyor bizi.

 Aileleri bölüyor, dostlukları bitiriyor, ülkeyi birbirine düşman kamplara ayırıyor.

 Artık aynı dili konuşamıyoruz. 

Aynı gerçeği göremiyoruz. Aynı acıyı hissedemiyoruz. 

Geriye sadece kin, öfke ve derin bir yalnızlık kalıyor.

 Bu zehrin panzehri hâlâ içimizde bir yerlerde. O da vicdanımız, aklımız ve cesaretimiz. 

Bir gün bu körlüğü yırtıp atmayı, kulaklarımızı gerçekten açmayı, gözlerimizi gerçekten açmayı başarabilir miyiz? 

Yoksa bu zehir bizi tamamen mi bitirecek?

Soru ortada duruyor. Cevabı ise hâlâ verebilecek kadar insan kalanlara bağlı.

Beğendim
Bayıldım
Komik Bu!
Beğenmedim!
Üzgünüm
Sinirlendim
Bu içeriğe zaten oy verdiniz.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Dilan'dan mektup var! Dilan Polat, Gazeteci İsmail Saymaz'a neler yazdı neler...

Dilan'dan mektup var! Dilan Polat, Gazeteci İsmail Saymaz'a neler yazdı neler...

Kara para aklama ve vergi kaçırma suçlamalarıyla tutuklanan Dilan Polat’tan mektup geldi. Polat Gazeteci İsmail Saymaz’a mektup yazdı.

2 yıl önce
Kış hastalıkları, geçmeyen öksürük... Baş etmek için bu yöntemi deneyin!

Kış hastalıkları, geçmeyen öksürük... Baş etmek için bu yöntemi deneyin!

Mevsim değişikliği ile birlikte artış yaşanan hastalıkların başında öksürük geliyor. Her yaş grubunda sıkça görülen inatçı öksürüğün çaresi mümkün. İşte o yöntemler...

2 yıl önce
Filipinler'de hükümet ile Komünist parti, yıllardır süren çatışmaları bitirdi

Filipinler'de hükümet ile Komünist parti, yıllardır süren çatışmaları bitirdi

Filipinler'de hükümet ve Filipinler Komünist Partisi, yıllardır süren çatışmaları sona erdirmek için görüşmelere yeniden başlamayı kabul etti.

2 yıl önce
Yorumlar