Ucuzluğun Kıyısında
Bazen bitmek bilmeyen o rutin sohbetlerden birinin ortasındayken bulursun kendini.
03/04/2026 22:26 | Son Güncelleme : 16/09/2026 19:54 | Okunma Sayısı : 141 | Mesut Akça
Etrafına bakarsın; havada asılı kalan kelimelere, tartışılan meselelere, üzerine kafa yorulan o incir çekirdeğini doldurmayan "dev" dertlere... Sonra bir sızı hissedersin tam göğsünün ortasında seni darlar: "Benim burada ne işim var?" .
Muhatap olduğun veya olmak zorunda olduğun insanların sığlığı, girdiğin ortamların renksizliği, rutinliği ve koskocaman boşluğu üzerine bir çığ gibi çöker. İçerlersin. Derin bir soluk alırsın önce, yalancıktan gülümsersin accık, gözlerin irileşir hayret edermiş gibi yaparsın. Bir süre daha katlanırsın. Gerinirsin, sırtını koltuğa yaslar kimlerle aynı masada oturduğuna, kimlerin hangi ucuz cümlelerine maruz kaldığına baktıkça ruhunun yorulduğunu hissedersin. İşte tam o an, aslında en büyük yüzleşmenin başladığı andır: “Ben bu ucuzluğun neresindeyim?”
Evet, hayat, çoğu zaman bizi "zorunlu alanlar" içerisine hapseder. Akrabalarımızı seçemeyiz, bazen ekmek paramızı kazandığımız iş ortamındaki insanları seçemeyiz, değiştiremeyiz, sokağımızdaki komşumuzu da belirleyemeyiz. Çaresizlik hissi kapıyı çalar bazen; hiç muhatap olmak istemediğin zihniyetlerle aynı oksijeni tüketmek zorunda kalırsın. Ancak asıl tehlike, bu zorunluluğun zamanla bir "alışkanlığa" dönüşmesidir. Kendimize samimiyetle sormamız gereken sorularımız var. Kaçmadan, ötelemeden, ertelemeden hem de… Zorunluluklarımızla mı, yoksa tercihlerimizle mi yaşıyoruz? Tercih edebileceğimiz şeyleri ne kadar görmezden geldik, geliyoruz? Peki ya “Maruz kaldığımız o ucuz muhataplıkların, sohbetlerin ne kadarı gerçekten zorunluluk, ne kadarı konfor alanımızı terk etmeme adına katlandığımız tembelliğimiz?
Çoğu insan, kendisini "kaliteli" zannetme hastalığına tutulmuş durumda. Belirli meslek grupları, belirli unvanlar ya da markalar arkasına saklanarak bir "nitelik veya öyle görünme" illüzyonu yaratıyorlar. Ama ağızlarını açtıklarında dökülenler; on yıllardır değişmeyen o sığ futbol muhabbetleri, dedikodular, başkalarının hayatları üzerinden kurulan hükümler... Bir girdabın içinde, sürekli aynı noktada dönüp duran bir hayat. Tekrara düşmek sizce de zihinsel bir ölüm değil midir? Ve biz, o tekrara düşen o canlı ölüler arasında kalmaya devam ettikçe, aslında kendi hayatımızı da bu ucuzluğa meze etmiyor muyuz?
Zihinsel Bir Devrim mi...
Toplum düzeni içinde beni en çok etkileyen unsurlardan biri, olayların, kavramların ve hobilerin bireylerin hayatında ne ölçüde yer kapladığıdır. Aslında her şeyin dozunda olduğunda faydalı olduğu gerçeği, yaşamın geneli için de geçerlidir. Bir ilacı yazılandan az alırsanız fayda etmez; fazlasını alırsanız zehirler aynı şekilde, hayatın her alanında dengeyi bulmak ve bu dengeyi sürdürebilmek oldukça önemlidir. Özellikle bireylerin futbola olan tutkuları ve bunun fanatiklik boyutuna ulaşması, bu noktadaki dengesizliği açıkça ortaya koyan bir örnek olarak karşımıza çıkmıyor mu? Sanki insanların olaylar ve olgulardan kaçış alanı olarak gördüğü bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Günlerce haftalarca benzer muhabbetler… Burada önemli olan, kişinin bir sınır çizmesi, o uğraşı ya da hobiyi kararında bırakmayı bilmesi ve bu oranda hayata dâhil etmesidir. Çünkü günlük sohbetlerimizin içeriği, aslında hayat kalitemizin bir aynasıdır.
Yaşamımızın ne kadarını bu tip uğraşlara ayırdığımız ve zihinsel kapasitemize ne derecede katkı sağladıkları, bakılması gereken temel noktalardır. Futbolun ve ona dair yorumların yaşamım içinde kapladığı alanın oldukça sınırlı olması ve kişisel gelişimime katkısının yok denecek kadar az olduğunu fark etmek, benim açımdan sadece bir hobiden vazgeçmek değil; aynı zamanda zihinsel bir uyanışın da başlangıcı olmuştur. Bu farkındalıkla, yaşamı daha derinlemesine anlamlandırma konusunda adımlar atmak, bireyin kendi potansiyelini keşfetmesine olanak tanıyabilir.
Bir bakıyorsun ki, on yıllardır aynı yorumlar, aynı kavgalar, aynı sonuçsuz tartışmalar... Enerjini emen, seni yerinde saydıran bir döngünün içerisinde çırpınıyor gibiyiz. İşte o döngüden çıkma ihtiyacı hissettiğin an, içindeki devrim başlamıştır. Çünkü değişim, ertelemeyi kabul etmez. "Yarın farklı biri olacağım" demek, aslında "Bugün aynı kalmaya devam edeceğim" demenin en masum ve kibar yolu değil midir? O yarın kavramı sınırların gerisinde kalmak, sadece dış dünyayı değil, kendi potansiyelini de tüketmektir. Herkesin kendini zirvede hissetmeye çalıştığı ama kimsenin tırmanmak için ter dökmediği bir dünyada; yenilenmek, değişmek ve değiştirmek gerçek bir cesaret işidir.
Nitelik arayışı aynı zamanda kalite aramanın da ifadesidir. Kaliteli zaman, ortam ve bireyler arttıkça, çevreye bakış açın da değişir. Bu bir kibir değil, bir frekans değişimidir. Bu arayışla birlikte kitap okumaya, derin düşünmeye, sanatla ve felsefeyle ruhunu beslemeye başladığında yaşadığın dünyanın rengini değiştiriyorsun. Hayaller başkalaşır, kurduğun cümlelerin ağırlığı dahi değişir. Bir süre sonra fark edersin ki; eskiden saatlerce durabildiğin o ortamlarda artık beş dakika bile kalamıyorsun. Bir ayrışma başlar. Tıpkı piyasa ekonomisindeki gibi; arz ettiğin zihinsel kalite, talep ettiğin sohbetin seviyesini belirler. Artık sadece "vakit geçirmek" için değil, "zenginleşmek" için konuşmak istersin.
Buradaki zenginlikten kasıt, para pul, emlak işleri değil elbette. Yeni bir fikre kapı aralamak, bir insanın ruhuna dokunabilmek, söylenmemişi duymak, görülmeyeni görmek, keşfedilmemiş fikirlere kapı aralamaktır. Bu yazıyı okurken belki de aklına o "mecbur olduğun" ama ruhunu daraltan ortamlar gelecektir. Korkularınla bir kez daha yüzleşme ihtiyacı hissedeceksin. O uyduruk konfor hayatın için gerçek duygularını karanlığa hapsedip her şey tozpembeymiş gibi gülücükler dağıtacaksın.
Hayatta en zor şey, akıntıya karşı durmak değil midir? Herkesin sıradanlaştığı, tükettiği ve ucuzlaştığı bir çağda; niteliği, derinliği ve kaliteyi aramak elbette yalnızlaştırabilir. Ama bu, ucuz değil soylu bir yalnızlıktır. Kararlı bir duruş sergilemek, "Hayır, ben bu ucuz ortamlarda bana bir şey katmayan birbirini papağan gibi tekrar eden ucuz sohbetlerin bir parçası olmayacağım" diyebilmek belki de kendine verdiğin en büyük değer olacaktır.
Unutmamak gerekir ki; hayat, neyi tercih ediyorsak veya etmişsek ondan ibarettir. Ucuzluğu mu seçeceksin, yoksa zihinsel bir devrimle inandığım, yaşamak istediğim kendi gerçeğimle mi güne uyanacağım? Tercihlerimiz sonunda sadece muhatap olduklarımızla değil, muhatap olmayı seçtiklerimizle de anılacağız.
Bunlar da ilginizi çekebilir
Dilan'dan mektup var! Dilan Polat, Gazeteci İsmail Saymaz'a neler yazdı neler...
Kara para aklama ve vergi kaçırma suçlamalarıyla tutuklanan Dilan Polat’tan mektup geldi. Polat Gazeteci İsmail Saymaz’a mektup yazdı.
2 yıl önceKış hastalıkları, geçmeyen öksürük... Baş etmek için bu yöntemi deneyin!
Mevsim değişikliği ile birlikte artış yaşanan hastalıkların başında öksürük geliyor. Her yaş grubunda sıkça görülen inatçı öksürüğün çaresi mümkün. İşte o yöntemler...
2 yıl önceFilipinler'de hükümet ile Komünist parti, yıllardır süren çatışmaları bitirdi
Filipinler'de hükümet ve Filipinler Komünist Partisi, yıllardır süren çatışmaları sona erdirmek için görüşmelere yeniden başlamayı kabul etti.
2 yıl önce