Gündem

Yasa mı, Zamana Yayma Stratejisi mi?

Sahada ise demokratikleşme yönünde somut adımlar yerine hâlâ kayyum atamaları, yerel iradenin gaspı ve uygulanmayan AİHM kararları hüküm sürüyor.

 Şimdi de kimsenin içeriğini tam olarak bilmediği bir çerçeve yasa tasarısı eklendi. 

Taslağın aceleyle Meclis’ten geçirilmesi planlanırken, sürecin en kritik sorusu hâlâ cevapsız.

Bu düzenleme, 50 yıllık devasa sorunu çözmeye yönelik gerçek bir başlangıç mı olacak, yoksa süreci zamana yaymanın, yeni bir oyalama taktiğinin parçası mı?

Sorunu yalnızca “güvenlik” parantezine hapsetmek ve demokratikleşme ile hukuk ayağını bilinçli olarak eksik bırakmak, kalıcı bir barış getirmez.

 Aksine, geçmişte defalarca gördüğümüz gibi, baskı ve güvenlik odaklı yaklaşımlar sorunu derinleştirir, güvensizliği besler ve toplumsal kutuplaşmayı kalıcı hale getirir. 

Bugün sahada yaşananlar bunu net biçimde gösteriyor. Kayyumlar, seçilmiş belediye başkanlarının yerine merkezi idarenin atadığı yöneticilerin oturtulması anlamına geliyor. Bu uygulama, yerel demokrasiyi askıya almakla kalmıyor, aynı zamanda Kürt coğrafyasında yıllardır süren siyasal katılımın ve temsilin önünü kesiyor. 

AİHM’in verdiği kararların uygulanmaması ise hukukun üstünlüğü ilkesini doğrudan zedeliyor. Bir mahkeme kararı, siyasi irade tarafından görmezden geliniyorsa, o ülkede hukuktan değil, keyfi uygulamalardan söz etmek gerekir.

AKP’nin kendi 2001 programında bu gerçeği çok net ifade ettiğini hatırlatmak gerekiyor. Programda şöyle deniyordu: “Terörün sonuç olduğunu unutup sadece baskıyla çözmeye çalışmak terörü güçlendirir.” 

Başka bir ifadeyle, hizmet yetersizliği, işsizlik, yoksulluk ve baskı ortamı terörün beslendiği en elverişli zeminlerdir. 

Terör ve baskı birbirini karşılıklı besler. 

Terörün kök nedenlerini unutan her yaklaşım, yalnızca baskı araçlarıyla çözüm üretmeye çalışır ve bu kısır döngüyü derinleştirir. 

Peki bugün, aynı parti iktidarda iken, neden kendi programındaki bu temel tespitten uzaklaşıp yalnızca güvenlikçi bir paranteze sıkışıyor? 

2001’deki uyarılar neden unutuldu? 

50 yıllık bu sorunu çözmek istiyorsak, tek pusula hukuk ve demokratikleşme olmalıdır. 

Güvenlik tedbirleri elbette gereklidir, ancak bunlar tek başına yeterli değildir ve kalıcı barışın temeli olamaz.

Cezaevlerinin durumu ise bu tartışmanın en somut ve acil boyutlarından birini oluşturuyor. 

Bugün cezaevleri kapasitesinin yaklaşık üç katı dolmuş durumda. Bu aşırı doluluk, sadece fiziki bir sorun değil; aynı zamanda adalet sisteminin ve infaz politikasının derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. 

Toplumsal barış, belirli bir gruba özel, dar kapsamlı formüllerle sağlanamaz. 

Gerçek bir çözüm, toptan, eşitlikçi ve adil bir infaz düzenlemesini zorunlu kılıyor. 

Kimin hangi suçtan yargılandığına bakılmaksızın, infaz sisteminin insan onuruna uygun, rehabilitasyona odaklı ve aşırı cezalandırmadan arındırılmış hale getirilmesi gerekiyor. Seçici aflar veya grup bazlı düzenlemeler, hem adalet duygusunu zedeler hem de yeni mağduriyetler yaratır. 

Bu nedenle çerçeve yasa, eğer gerçekten barışa katkı sunacaksa, infaz reformunu da kapsayan geniş bir perspektifle ele alınmalıdır.

Şimdi gündemde olan çerçeve yasanın içeriği hâlâ büyük ölçüde belirsiz. Muhataplara ve kamuoyuna şeffaf biçimde açıklanmadan, aceleyle geçirilmesi planlanan bir düzenlemenin meşruiyeti tartışmalıdır.

 “İki günde geçer” yaklaşımı, sürecin ciddiyetine yakışmıyor.

 Bu yasa, silah bırakma sürecine hukuki bir çerçeve kazandırmakla kalmamalı; aynı zamanda demokratikleşmenin önündeki engelleri kaldırmalı, AİHM kararlarının uygulanmasını güvence altına almalı, kayyum uygulamasını sona erdirmeli ve infaz sisteminde köklü değişiklikler getirmelidir.

 Aksi takdirde, yasa sadece sembolik bir adım olarak kalır ve asıl sorunlar ertelenmiş olur.

Kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, hakların tanınması, eşitliğin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesiyle mümkündür. 

Güvenlikçi yaklaşım, kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir gibi görünse de uzun vadede sorunu büyütür. 

AKP’nin 2001 programındaki uyarılar bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. 

Sorunu sonuçlarından değil, kök nedenlerinden çözmek istiyorsak, demokratikleşme ve hukuk eksenli bir yol haritası zorunludur.

Bu çerçeve yasa, gerçekten çözümün başlangıcı olabilir mi? Yoksa yine zamana oynanmasının, yeni bir “beklet-gör” stratejisinin aracı mı olacak? 

Cevap, yasanın içeriğinde ve uygulamada atılacak adımlarda gizli.

 Şeffaflık, kapsayıcılık ve hukukun üstünlüğü olmadan atılan her adım, barış umudunu değil, hayal kırıklığını besler. 50 yıllık sorunu çözmek için tek gerçek pusula, güvenlik parantezinin dışına çıkmak ve demokratikleşme ile hukuku merkeze koymaktır.

 Aksi halde tarih, aynı hataları tekrarlamaya devam edecektir.